29 Ekim 2012 Pazartesi

HU...

Kör kuyularda merdivensiz mi kaldın?
Öyle ise "la ilahe illalahu" de kurtul...
"Vahdehu" de kurtul...
"HU" yu unutma...
Kalbin genişlerken değil kasılırken
Şöyle göğüs kafesinin üstüne bir "hu" indir.
Diz çöksün kainat önünde...
Sende kainatın sahibine...

27 Ekim 2012 Cumartesi

Şaheser...

Şu evren tanrının bilinçaltı ise
Bu enkazda ne çok şaheser var
bilinçaltı, bilinç ve bilinçüstü
insanın ne çok hali var...

Rulet...

Çocuktuk
Rus ruleti oynuyorduk
sıra bendeyken
o oyunu bıraktı
başka bir oyun kurdu
bu işlerin kurduydu
sıra bendeydi...
son hamleydi...
onun için değmezdi...
 

Sürüler...

Ömrümde bir kez eşek sürüsüne denk geldim
Arslan sürüsü ile karşılaşsam bu denli korkmazdım...

26 Ekim 2012 Cuma

Havalar...

İşte tam da böyle havalarda
insanın sırtında ya paltosu olacak
yada mangal gibi bir yüreği...

22 Ekim 2012 Pazartesi

Hak-Lütuf

Kanunla kazanılmış her hak, siyasetçinin lütfundan daha değerlidir.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Attila İLHAN "Böyle Bir Sevmek"

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

16 Ekim 2012 Salı

Varsağı...


Ne zaman ellerim
Öfke ile inse harflerin üzerine
İçimden başka bir şey gelmez
Seni sevdiğimi anlarım…

15 Ekim 2012 Pazartesi

10 Ekim 2012 Çarşamba

AYİNE...

Meğer ne zor imiş seni sevmek
Bütün kutsallarımı çiğnemem gerek
Anla beni ayine
İkimizde aynı yüze baktık
Dönüp aynı göğe baktık
Yüz yüze baktık ayine
Sen günbatımı gördün ben fecir vakti
Gökyüzünün uçarı ve yorgun kızılında

Sen toplarsın, ben kanatırım aşkı
Sende yarım kalır
Bende eksik karşılığı
Geceler nasılda susardı ışığa
Ve nasıl koşar ışık bu aldanmışlığa
Ayine; kim tuttu seni benim yüzüme
Karanlıktım göz ağrım geçmedi hala

Ayine; meğer böyle imiş sevmek
Gözlerim Bir lahza gözlerine değdi
O an bende; her şey tılsımını yitirdi
Ayine, gözlerime düşünce suretin
Güneşimi kan-dile çevirdin

Ben seni anlatacağım ayine
Kimselerin bilmediği bir lisanla
Hiç tanımadığım insanlara...

LA MEKAN

Bir bıçak değdi göğe, perdeler aralandı
Gölgeler eskisi kadar sahici değil artık
Duygu ve renkler birbirinden ayrıldı
Sırlar bilinenden daha soğuk ve karanlık

Tanrı zamana hükmetti “raksıma eşlik et”
Kendi gergefinde zaman içine büküldü!
Alem-i misalde kaldı bütün aşklar
Mana defteri kaç yaprak, harfler döküldü!

İki müsavi ayine birbirine aşina oldu
Gönül denizine bir katre şule düşünce
Buğulu gözlerde dualar makbul durdu
Akar suret, sular kesilir kendi gönlünce

Gizler sandığıdır gönül, kilitli cemekan
İçinde aşktan sarhoş bir rakkas bulunur
Durdurur zamanı çünkü aşklar la mekan
Buğusu geçer aynaların gönül vurulur...

ÇIĞLIKLAR...

Secdeye eğdiğimizde başımızı ikimiz,
Yan yana uzanan iki çığlıklar nehriyiz.
Değince ansızın birbirine;
Susturur sükutu (bizi) gözlerimiz…
Kaldırıp da başımızı aynı göğe,
Çığlıklar içinde birbirimizi di(n)leriz...

9 Ekim 2012 Salı

O KADIN

Hayali kendinden önce düşüyor önüme
Tesadüf edilen bir yaşamak gibi
Bir nihayetsiz yolculuktayım
Uçuyor muyum yoksa düşüyor mu?
Bir niyet gibi yakınında tutuyor beni
Bir aşk belirtisi
Gözlerim ellerine doğru yürüdüğünde
Bir hayat çarpıntısı
Sonsuzluk seni bilmekse
Ezelden taa ebede kadar
Ve tebessüm aşkın tecessümü ise
Kor ateşler yağıyor geceme işte
Bir mahcubiyet çok eskiden
O kadına karşı içimde
Kalbim ne olur böyle çarpma
Onu görünce
Bir günahkâr cehennem
Kaynıyor kaynıyor içimde
Rabbim elemden uzakta tut
O kadının yüzündeki tebessümü….
Her mevsimin bir adı var
Benim ki hazan, seninki yalancı bahar

Uyulur mu her hazır olan aşka
Yar yanı başımda dururken
Aynı kadına iki kez aşk olur mu?


Değer...

Evrende, karanlıklar mı fazla yer kaplar yoksa aydınlıklar mı?

8 Ekim 2012 Pazartesi

Gözlerin...

Ne zaman aklıma gelse,
Yokluğun, Umutsuzluğun,
Beni bir şehir gibi karanlığa
Beni sensizliğe bırakıp gidişin
Sebepsiz terk edişin
Barınaksız, fırtınalar içinde
Öyle bir başıma yalnız
Penceresiz
Kendine mahkum edişin
Dargın ayrılıklar
Yol kenarları,
İstasyonlar
Sokak lambaları
Duvar yazıları
Rotatiflerde sabah baskıları
Düş bahçeleri
Sonrası
Gözlerimde biriken gözlerin
Ne varsa senin gözlerinde… var…

7 Ekim 2012 Pazar

Attila İlhan "Ayrılık Sevdaya Dahil"

Acilmis sarmasik gulleri kokulariyla baygin
En gorkemli saatinde yildiz alacasinin
Gizli bir yilan gibi yuvarlanmis icimde kader
Uzak bir telefonda aglayan yagmurlu genc kadin
Ruzgar uzak karanliklara surmus yildizlari
Mor kivilcimlar geciyor daginik yalnizligimdan
Onu cok ariyorum onu cok ariyorum
Heryerimde vucudumun agir yanik sizilari
Bir yerlere yildirim dusuyorum
Ayriligimizi hisettigim an demirler eriyor hirsimdan
Ay isigina batmis karabiber agaclari gumus tozu
Gecenin irmaginda yuzuyor zambaklar yaseminler unutulmus
Tedirgin gulumser
Cunku ayrilik da sevdaya dahil cunku ayrilanlar hala sevgili
Hic bir ani tek basina yasayamazlar
Her an otekisiyle birlikte hersey onunla ilgili
Telasli karanlikta yumusak yarasalar
Gittikce genisliyen yakilmis ot kokusu
Yildizlar inanilmiyacak bir irilikte
Yansimalar tutmus butun sahili
Cunku ayrilmanin da vahsi bir tadi var
Oyle vahsi bir tad ki dayanilir gibi degil
Cunku ayriliklar da sevdaya dahil
Cunku ayrilanlar hala sevgili
Yanlizlik hizla alcalan bulutlar karanlik bir agirlik
Hava agir toprak agir yaprak agir
Su tozlari yagiyor ustumuze
Ozgurlugumuz yoksa yalnizligimiz midir
Eflatuna calar puslu lacivert bir sis kusatti ormani
Karanlik coktu denize
Yanlizlik cakmak tasi gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanina donsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapini bir calan olmadi mi hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kugu boynu parmaklari uzun ve ince
Simsicak bakislari suc ortagi kacamak gulusleri gizlice
Yalnizlarin en buyuk sorunu tek basina ozgurluk ne ise yarayacak
Bir turlu cozemedikleri bu olu bir gezegenin soguk tenhaligina
Benzemesin diye ozgurluk mutlaka paylasilacak suc ortagi bir sevgiliyle
Sanmistik ki ikimiz yeryuzunde ancak birbirimiz icin variz
Ikimiz sanmistik ki tek kisilik bir yalnizliga bile rahatca sigariz
Hic yanilmamisiz her an dusup dusup kristal bir bardak gibi
Tuz parca kirilsak da hala icimizde o yanardag agzi
Hala kipkizil gulumseyen sanki atesten bir tebessum zehir zemberek ASKIMIZ

5 Ekim 2012 Cuma

Ben ve "O"

Yine ona teslim hayallerim. Ondan kurtulmak için kaçıyordum. Bir orman gülü gibi sarıverdi tüm bedenimi.
Bir güz akşamı şehir parkında ilk kez ellerimi tutmuştu, hiç bırakmayacak gibi… içim ürperdi. ve ben ona tutundum. Gözlerinde, gönlüm gelgitlerden durulmuş koca bir derya deniz… fırtına sonrası her şey yerini değiştirmiş sanki her şey anlamını yitirmiş ve ben onu bulunca kendimi arıyordum.
Onun dünyasında kaldım günlerce, ve böyle devam etti hoyrat bir rüzgar gibi esmeye. telaşım hiç bitmedi alıştım içimdeki fırtınaya. tan ağarırken kopardığım cümleler dudaklarımda koşarak gittim hep yanına. Ve akşam olunca omzumda bir cenaze taşıyarak döndüm evime. Her sabah ve her akşam. Eğer varlık bir zerre ise; geri kalan her şey boşluktan ibaretse; hakikati yoklukta ara.
Olmadı. Tesir etmedi her ne dedimse, yazdığım şiirler eksik anlattı onu ve ben kendimi budadım hiç yeşilim kalmadı. öyle çorak bir toprak gibi verimsiz, kum taneleri gibi darmadağın… yaralandım. Sarılsın yaram diye kovaladım umudu ve kanadı yüreğim.
Her baharın coşkusunda zincire vurulmuş duygular kurban ettim güneşin rabbine, duysun sesimi ve azad etsin benliğimi diye. Kaç gece huzurdan kovuldum ve hiç aldırmadan geriye döndüm. eğer sevmemiş olsaydım sadece kainatın heybetinden secde ederdim.
Bayram günleri çocukların tatlı telaşında kıyısında dolaştım sevdiğim bahçelerin. Açıldı gökyüzü bir gül gibi güzellikler içinde sundu tüm meyvelerini. Kopardım. karanlık zindana süzülen ışık huzmesi gibi aydınlandı dünyam. Ne olur bırakma ellerimi… Sapan taşı ile hiç kuş vurmadan büyüdüm. Hep çocuk kaldı bu yüzden bir yanım.

1 Ekim 2012 Pazartesi

TÜKENİŞ...


Çabucak bitirmişim sende kendimi
Başımı eğdikçe, ayakların bütün niyetli
İlk yağmurda çözülecek desteler kadar
Titrek bağlanmışım fikrinin uçlarına
Bırakıp gittin ya beni
Eylüldü, şehre hazan değiyordu
Başımı eğdikçe, zaman hızla geçiyordu
Yüzünü al bir duvak örtüyor,
Bir gelincik çiçeği yere düşüyordu

Ve sen gittin;
Kalbimin içinden koparak
Beni böyle yüzüstü bırakarak
Bir tebessüm hatıran için
İşte ben hala burdayım
Gitme diyebilseydim
ve sen yine gitseydin
bu kadar derin mi kanardın...

Cemal Süreya "Yırtılan İpek Sesiyle"


Sen bir çocuksun, annen sinirden bir de sevinçten doğurdu seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bir çocuksun sen, bedeviler gibi ezberindeki şiirlerle bulmak
zorundasın çölde yitirdiğin yolu; yeryüzü şenliğinin azımsanamaz
bir parçasıdır yaktığın ateş, kıvrıldığın dönemeç, açtığın şemsiye,
kucakladığın yaşlı ağaç; iyi bir çocuksun; tuhaf çocuksun; ağzını
burnunu tıkasalar gözlerinle soluk alırsın; gözlerini bağlamaya
kalksalar el ve ayak tırnaklarınla; kalsiyum ve kalker destekler
seni, yeraltı suları destekler seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bütün evler boşaltılmış, herkes dışarı dökülmüş; taşıtlar adam
almıyor, sinemalar tıklım tıklım, sokaklarda insan başlarından
bir nehir; meydanlarda insani tabaka görülmemiş bir çiçeğin
taçyaprakları gibi

yırtılan ipek sesiyle;

Sen ve seninkiler ovalarda değil, denizlerde değil, durgun ve
çalkantısız ve bulanık ve ılık göllerin dibinde büyüdünüz, sıkış
sıkış, en yalın, en ilkel, birbirinizi yiyerek. Arada sırada
güvercin kanadı bir aydınlıkla taranıyordu bakışlarınız, o kadar.
Bu yüzden seni başarı hanesine yazmıştır mavi oksijen; desteklemiştir
seni

yırtılan ipek sesiyle;

şimdi hınçla ve karışık dülüncelerle üflenmiş camdan burkulmuş
altın halini görüyorsun güneşin

yırtılan ipek sesiyle;

bir arkadaşın vardı ki
neşeliydi el ilanları kadar
ve gözlerinde küçük bir çayır sesi;

biri de vardı ki
on yıl kadar önce Yenikapı'dan
kesilmiş odun yığınları arasından geçerken
ne gelirse söylerdi ağzına
her şeyi öperdi;

hep alçak sesle konuşan
biri de vardı ki
kederini soylu kılmak için
yüreğindeki kurşun yarasına
aşktandır derdi

yırtılan ipek sesiyle;

Biri de vardı ki
operetlerde harcadı seni

Yeraltı suları bir sebzelikten geçer gibi tatla geçiyor cesetler
arasından; alaca bir çabayla maden damarları arasından; boğazlanmış
hazine şehirlerinden;akasyaların, başı-bağlı söğütlerin, telaşlı
katırtırnakların, mis keçilerinin, ağırlıklı merinosların altından.
Serinliğim duyurmayın anama. Hep "ateş,tutuş, yan" diye bildi bizi;
karışmasın aklı fikri. "Diyordu peder"

yırtılan ipek sesiyle;

ve şehir. Ve Galata Kulesi (1514 yılında Bizanslılar zamanında
şapkası uçmuştu, 1967'de Türkler tarafından sünnet edildi), binalarını
çevresinde toplamış, yaklaşmakta olan bir fırtınaya rahatça göğüs
germenin yollarını arıyor, görüşmeler yapıyor: kavminin başında,
ve en önde, Cehennemin kapısını çalmaya hazırlanan Firavun gibi

yırtılan ipek sesiyle;

evet, işte tıpkı öyle,
Zurayk destekler seni

Evet sevgilim, vücutlarımızın arasında binbir titizlikle kurduğumuz
berzah, coğrafya anlamından taşmakta ve mimari bir olanak halinde
uzanmakta şimdi

yarının çocuklarına,

yırtılan ipek sesiyle