8 Ekim 2012 Pazartesi

Gözlerin...

Ne zaman aklıma gelse,
Yokluğun, Umutsuzluğun,
Beni bir şehir gibi karanlığa
Beni sensizliğe bırakıp gidişin
Sebepsiz terk edişin
Barınaksız, fırtınalar içinde
Öyle bir başıma yalnız
Penceresiz
Kendine mahkum edişin
Dargın ayrılıklar
Yol kenarları,
İstasyonlar
Sokak lambaları
Duvar yazıları
Rotatiflerde sabah baskıları
Düş bahçeleri
Sonrası
Gözlerimde biriken gözlerin
Ne varsa senin gözlerinde… var…

7 Ekim 2012 Pazar

Attila İlhan "Ayrılık Sevdaya Dahil"

Acilmis sarmasik gulleri kokulariyla baygin
En gorkemli saatinde yildiz alacasinin
Gizli bir yilan gibi yuvarlanmis icimde kader
Uzak bir telefonda aglayan yagmurlu genc kadin
Ruzgar uzak karanliklara surmus yildizlari
Mor kivilcimlar geciyor daginik yalnizligimdan
Onu cok ariyorum onu cok ariyorum
Heryerimde vucudumun agir yanik sizilari
Bir yerlere yildirim dusuyorum
Ayriligimizi hisettigim an demirler eriyor hirsimdan
Ay isigina batmis karabiber agaclari gumus tozu
Gecenin irmaginda yuzuyor zambaklar yaseminler unutulmus
Tedirgin gulumser
Cunku ayrilik da sevdaya dahil cunku ayrilanlar hala sevgili
Hic bir ani tek basina yasayamazlar
Her an otekisiyle birlikte hersey onunla ilgili
Telasli karanlikta yumusak yarasalar
Gittikce genisliyen yakilmis ot kokusu
Yildizlar inanilmiyacak bir irilikte
Yansimalar tutmus butun sahili
Cunku ayrilmanin da vahsi bir tadi var
Oyle vahsi bir tad ki dayanilir gibi degil
Cunku ayriliklar da sevdaya dahil
Cunku ayrilanlar hala sevgili
Yanlizlik hizla alcalan bulutlar karanlik bir agirlik
Hava agir toprak agir yaprak agir
Su tozlari yagiyor ustumuze
Ozgurlugumuz yoksa yalnizligimiz midir
Eflatuna calar puslu lacivert bir sis kusatti ormani
Karanlik coktu denize
Yanlizlik cakmak tasi gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanina donsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapini bir calan olmadi mi hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kugu boynu parmaklari uzun ve ince
Simsicak bakislari suc ortagi kacamak gulusleri gizlice
Yalnizlarin en buyuk sorunu tek basina ozgurluk ne ise yarayacak
Bir turlu cozemedikleri bu olu bir gezegenin soguk tenhaligina
Benzemesin diye ozgurluk mutlaka paylasilacak suc ortagi bir sevgiliyle
Sanmistik ki ikimiz yeryuzunde ancak birbirimiz icin variz
Ikimiz sanmistik ki tek kisilik bir yalnizliga bile rahatca sigariz
Hic yanilmamisiz her an dusup dusup kristal bir bardak gibi
Tuz parca kirilsak da hala icimizde o yanardag agzi
Hala kipkizil gulumseyen sanki atesten bir tebessum zehir zemberek ASKIMIZ

5 Ekim 2012 Cuma

Ben ve "O"

Yine ona teslim hayallerim. Ondan kurtulmak için kaçıyordum. Bir orman gülü gibi sarıverdi tüm bedenimi.
Bir güz akşamı şehir parkında ilk kez ellerimi tutmuştu, hiç bırakmayacak gibi… içim ürperdi. ve ben ona tutundum. Gözlerinde, gönlüm gelgitlerden durulmuş koca bir derya deniz… fırtına sonrası her şey yerini değiştirmiş sanki her şey anlamını yitirmiş ve ben onu bulunca kendimi arıyordum.
Onun dünyasında kaldım günlerce, ve böyle devam etti hoyrat bir rüzgar gibi esmeye. telaşım hiç bitmedi alıştım içimdeki fırtınaya. tan ağarırken kopardığım cümleler dudaklarımda koşarak gittim hep yanına. Ve akşam olunca omzumda bir cenaze taşıyarak döndüm evime. Her sabah ve her akşam. Eğer varlık bir zerre ise; geri kalan her şey boşluktan ibaretse; hakikati yoklukta ara.
Olmadı. Tesir etmedi her ne dedimse, yazdığım şiirler eksik anlattı onu ve ben kendimi budadım hiç yeşilim kalmadı. öyle çorak bir toprak gibi verimsiz, kum taneleri gibi darmadağın… yaralandım. Sarılsın yaram diye kovaladım umudu ve kanadı yüreğim.
Her baharın coşkusunda zincire vurulmuş duygular kurban ettim güneşin rabbine, duysun sesimi ve azad etsin benliğimi diye. Kaç gece huzurdan kovuldum ve hiç aldırmadan geriye döndüm. eğer sevmemiş olsaydım sadece kainatın heybetinden secde ederdim.
Bayram günleri çocukların tatlı telaşında kıyısında dolaştım sevdiğim bahçelerin. Açıldı gökyüzü bir gül gibi güzellikler içinde sundu tüm meyvelerini. Kopardım. karanlık zindana süzülen ışık huzmesi gibi aydınlandı dünyam. Ne olur bırakma ellerimi… Sapan taşı ile hiç kuş vurmadan büyüdüm. Hep çocuk kaldı bu yüzden bir yanım.

1 Ekim 2012 Pazartesi

TÜKENİŞ...


Çabucak bitirmişim sende kendimi
Başımı eğdikçe, ayakların bütün niyetli
İlk yağmurda çözülecek desteler kadar
Titrek bağlanmışım fikrinin uçlarına
Bırakıp gittin ya beni
Eylüldü, şehre hazan değiyordu
Başımı eğdikçe, zaman hızla geçiyordu
Yüzünü al bir duvak örtüyor,
Bir gelincik çiçeği yere düşüyordu

Ve sen gittin;
Kalbimin içinden koparak
Beni böyle yüzüstü bırakarak
Bir tebessüm hatıran için
İşte ben hala burdayım
Gitme diyebilseydim
ve sen yine gitseydin
bu kadar derin mi kanardın...

Cemal Süreya "Yırtılan İpek Sesiyle"


Sen bir çocuksun, annen sinirden bir de sevinçten doğurdu seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bir çocuksun sen, bedeviler gibi ezberindeki şiirlerle bulmak
zorundasın çölde yitirdiğin yolu; yeryüzü şenliğinin azımsanamaz
bir parçasıdır yaktığın ateş, kıvrıldığın dönemeç, açtığın şemsiye,
kucakladığın yaşlı ağaç; iyi bir çocuksun; tuhaf çocuksun; ağzını
burnunu tıkasalar gözlerinle soluk alırsın; gözlerini bağlamaya
kalksalar el ve ayak tırnaklarınla; kalsiyum ve kalker destekler
seni, yeraltı suları destekler seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bütün evler boşaltılmış, herkes dışarı dökülmüş; taşıtlar adam
almıyor, sinemalar tıklım tıklım, sokaklarda insan başlarından
bir nehir; meydanlarda insani tabaka görülmemiş bir çiçeğin
taçyaprakları gibi

yırtılan ipek sesiyle;

Sen ve seninkiler ovalarda değil, denizlerde değil, durgun ve
çalkantısız ve bulanık ve ılık göllerin dibinde büyüdünüz, sıkış
sıkış, en yalın, en ilkel, birbirinizi yiyerek. Arada sırada
güvercin kanadı bir aydınlıkla taranıyordu bakışlarınız, o kadar.
Bu yüzden seni başarı hanesine yazmıştır mavi oksijen; desteklemiştir
seni

yırtılan ipek sesiyle;

şimdi hınçla ve karışık dülüncelerle üflenmiş camdan burkulmuş
altın halini görüyorsun güneşin

yırtılan ipek sesiyle;

bir arkadaşın vardı ki
neşeliydi el ilanları kadar
ve gözlerinde küçük bir çayır sesi;

biri de vardı ki
on yıl kadar önce Yenikapı'dan
kesilmiş odun yığınları arasından geçerken
ne gelirse söylerdi ağzına
her şeyi öperdi;

hep alçak sesle konuşan
biri de vardı ki
kederini soylu kılmak için
yüreğindeki kurşun yarasına
aşktandır derdi

yırtılan ipek sesiyle;

Biri de vardı ki
operetlerde harcadı seni

Yeraltı suları bir sebzelikten geçer gibi tatla geçiyor cesetler
arasından; alaca bir çabayla maden damarları arasından; boğazlanmış
hazine şehirlerinden;akasyaların, başı-bağlı söğütlerin, telaşlı
katırtırnakların, mis keçilerinin, ağırlıklı merinosların altından.
Serinliğim duyurmayın anama. Hep "ateş,tutuş, yan" diye bildi bizi;
karışmasın aklı fikri. "Diyordu peder"

yırtılan ipek sesiyle;

ve şehir. Ve Galata Kulesi (1514 yılında Bizanslılar zamanında
şapkası uçmuştu, 1967'de Türkler tarafından sünnet edildi), binalarını
çevresinde toplamış, yaklaşmakta olan bir fırtınaya rahatça göğüs
germenin yollarını arıyor, görüşmeler yapıyor: kavminin başında,
ve en önde, Cehennemin kapısını çalmaya hazırlanan Firavun gibi

yırtılan ipek sesiyle;

evet, işte tıpkı öyle,
Zurayk destekler seni

Evet sevgilim, vücutlarımızın arasında binbir titizlikle kurduğumuz
berzah, coğrafya anlamından taşmakta ve mimari bir olanak halinde
uzanmakta şimdi

yarının çocuklarına,

yırtılan ipek sesiyle