21 Aralık 2012 Cuma

Toprak Kokusu...

Sönmüş yangını gözbebeklerimin
Kısa adımları
Yeminlerim kadar sabırsız
Eylül'e adanmış bütün yağmurlar
Saçların toprak kokusu içinde
Bıraksam öylece gözlerimi
yaprağını çoktan dökmüş ellerin
Rüzgar 9mm geçer yüreğimden
Kırlardaki son papatya
Belki ikimize küskün
Ağlar içten içe gözleri büsbütün
Şakağıma değmişken hasretin
azıcık sesini tutuyorum
bir kaç güzel cümleni hatırımda
Hani o fakülteli kıza verdiğim kalbim

 

20 Aralık 2012 Perşembe

Yol Arkadaşı...

kafatasında akıl, göğüs kafesinde yürek taşıyanlarla beraberiz...

10 Aralık 2012 Pazartesi

Sen Uyurken...

Ne belalardan geçtim
Seni ararken,
Ne uçurumlardan
düşerken her defasında
sen diyerek doğruldum
düştüğüm yerlerden
saçlarına tutundum çıktım kuyulardan
bir kez bile yüzünü göremedim...
Ne belalardan geçtim
Sen uyurken ben...

2 Aralık 2012 Pazar

Yorum...

Ne nesir yazabilirim ne şiir, sadece sevdiğimin sevmelerini okurum...

22 Kasım 2012 Perşembe

Tükenmez aşk...

Unuttukça yüzünü büyüyor hasretin
İçimde asırları devirmiş bir çocuk
Yarabbi ölüm diyorum!
uzudıkça uzuyor ömrüm
...yeniliyorum
 

20 Kasım 2012 Salı

16 Kasım 2012 Cuma

Değer2...

Işık karanlığa göre değerdir,
bu cihetle evrende aydınlıklar daha azdır...

Hak...

İnsanın ıslah etme hakkı vardır ama tahrip etme hakkı yoktur.

13 Kasım 2012 Salı

Çözüm...

Kalbimi legolara böldüm
bir türlü kalp şekli veremiyorum
iyi mi?

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ara sıra...

Sen hep aynı pencereden mi bakarsın hayata
ben ara sıra eski cumbalardan sarkarım aşağı
parmaklarımı ezer sokağın soytarıları
bir yaprak gibi çaresizce düşerim aşağı

Saz ve Söz...

Acemi sazende elinde şelpe tekniği denenirken
Pes perdesinde bam teli kopmuş olmalı ki
Akordu bozuk bir ses düşer gönül tezenesine

6 Kasım 2012 Salı

Hüsran...

Ne zaman insanların yüzündeki samimiyete inanıp,
açık yürekli davransam hep hüsran...

5 Kasım 2012 Pazartesi

Vekalet...

Artık sabaha döndü vakit
Dışarısı fena bir yağmur
Hala seni bekliyorum
Penceremde gözlerim
Mutlaka geleceksin biliyorum
Yorgun belki üşümüş vaziyettesin
Yaşamak çabasında beni vursalar
Benim yerime ille de sen düşüyorsun...

Bütün haylazlığımla kavgadayım
Yakamdan tutan ilk sen
Patates soyarken elimi kessem
Parmak uçlarımdan akan yine sen
Bütün sorular seni soruyor
Bütün sonuçlarda illaki varsın
Öğreniyorum...
Hangi falda ağlamak çıksa bahtıma
Su topluyor çabucak gözlerin
Yaşamak adına beni unutsalar
benim yerime hep sen
İlle de sen ölüyorsun...


 

Çözüm...

Çözüm için, ya bazı değerleri kabul etmek ya da ihmal etmek gerekir...

29 Ekim 2012 Pazartesi

HU...

Kör kuyularda merdivensiz mi kaldın?
Öyle ise "la ilahe illalahu" de kurtul...
"Vahdehu" de kurtul...
"HU" yu unutma...
Kalbin genişlerken değil kasılırken
Şöyle göğüs kafesinin üstüne bir "hu" indir.
Diz çöksün kainat önünde...
Sende kainatın sahibine...

27 Ekim 2012 Cumartesi

Şaheser...

Şu evren tanrının bilinçaltı ise
Bu enkazda ne çok şaheser var
bilinçaltı, bilinç ve bilinçüstü
insanın ne çok hali var...

Rulet...

Çocuktuk
Rus ruleti oynuyorduk
sıra bendeyken
o oyunu bıraktı
başka bir oyun kurdu
bu işlerin kurduydu
sıra bendeydi...
son hamleydi...
onun için değmezdi...
 

Sürüler...

Ömrümde bir kez eşek sürüsüne denk geldim
Arslan sürüsü ile karşılaşsam bu denli korkmazdım...

26 Ekim 2012 Cuma

Havalar...

İşte tam da böyle havalarda
insanın sırtında ya paltosu olacak
yada mangal gibi bir yüreği...

22 Ekim 2012 Pazartesi

Hak-Lütuf

Kanunla kazanılmış her hak, siyasetçinin lütfundan daha değerlidir.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Attila İLHAN "Böyle Bir Sevmek"

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir

16 Ekim 2012 Salı

Varsağı...


Ne zaman ellerim
Öfke ile inse harflerin üzerine
İçimden başka bir şey gelmez
Seni sevdiğimi anlarım…

15 Ekim 2012 Pazartesi

10 Ekim 2012 Çarşamba

AYİNE...

Meğer ne zor imiş seni sevmek
Bütün kutsallarımı çiğnemem gerek
Anla beni ayine
İkimizde aynı yüze baktık
Dönüp aynı göğe baktık
Yüz yüze baktık ayine
Sen günbatımı gördün ben fecir vakti
Gökyüzünün uçarı ve yorgun kızılında

Sen toplarsın, ben kanatırım aşkı
Sende yarım kalır
Bende eksik karşılığı
Geceler nasılda susardı ışığa
Ve nasıl koşar ışık bu aldanmışlığa
Ayine; kim tuttu seni benim yüzüme
Karanlıktım göz ağrım geçmedi hala

Ayine; meğer böyle imiş sevmek
Gözlerim Bir lahza gözlerine değdi
O an bende; her şey tılsımını yitirdi
Ayine, gözlerime düşünce suretin
Güneşimi kan-dile çevirdin

Ben seni anlatacağım ayine
Kimselerin bilmediği bir lisanla
Hiç tanımadığım insanlara...

LA MEKAN

Bir bıçak değdi göğe, perdeler aralandı
Gölgeler eskisi kadar sahici değil artık
Duygu ve renkler birbirinden ayrıldı
Sırlar bilinenden daha soğuk ve karanlık

Tanrı zamana hükmetti “raksıma eşlik et”
Kendi gergefinde zaman içine büküldü!
Alem-i misalde kaldı bütün aşklar
Mana defteri kaç yaprak, harfler döküldü!

İki müsavi ayine birbirine aşina oldu
Gönül denizine bir katre şule düşünce
Buğulu gözlerde dualar makbul durdu
Akar suret, sular kesilir kendi gönlünce

Gizler sandığıdır gönül, kilitli cemekan
İçinde aşktan sarhoş bir rakkas bulunur
Durdurur zamanı çünkü aşklar la mekan
Buğusu geçer aynaların gönül vurulur...

ÇIĞLIKLAR...

Secdeye eğdiğimizde başımızı ikimiz,
Yan yana uzanan iki çığlıklar nehriyiz.
Değince ansızın birbirine;
Susturur sükutu (bizi) gözlerimiz…
Kaldırıp da başımızı aynı göğe,
Çığlıklar içinde birbirimizi di(n)leriz...

9 Ekim 2012 Salı

O KADIN

Hayali kendinden önce düşüyor önüme
Tesadüf edilen bir yaşamak gibi
Bir nihayetsiz yolculuktayım
Uçuyor muyum yoksa düşüyor mu?
Bir niyet gibi yakınında tutuyor beni
Bir aşk belirtisi
Gözlerim ellerine doğru yürüdüğünde
Bir hayat çarpıntısı
Sonsuzluk seni bilmekse
Ezelden taa ebede kadar
Ve tebessüm aşkın tecessümü ise
Kor ateşler yağıyor geceme işte
Bir mahcubiyet çok eskiden
O kadına karşı içimde
Kalbim ne olur böyle çarpma
Onu görünce
Bir günahkâr cehennem
Kaynıyor kaynıyor içimde
Rabbim elemden uzakta tut
O kadının yüzündeki tebessümü….
Her mevsimin bir adı var
Benim ki hazan, seninki yalancı bahar

Uyulur mu her hazır olan aşka
Yar yanı başımda dururken
Aynı kadına iki kez aşk olur mu?


Değer...

Evrende, karanlıklar mı fazla yer kaplar yoksa aydınlıklar mı?

8 Ekim 2012 Pazartesi

Gözlerin...

Ne zaman aklıma gelse,
Yokluğun, Umutsuzluğun,
Beni bir şehir gibi karanlığa
Beni sensizliğe bırakıp gidişin
Sebepsiz terk edişin
Barınaksız, fırtınalar içinde
Öyle bir başıma yalnız
Penceresiz
Kendine mahkum edişin
Dargın ayrılıklar
Yol kenarları,
İstasyonlar
Sokak lambaları
Duvar yazıları
Rotatiflerde sabah baskıları
Düş bahçeleri
Sonrası
Gözlerimde biriken gözlerin
Ne varsa senin gözlerinde… var…

7 Ekim 2012 Pazar

Attila İlhan "Ayrılık Sevdaya Dahil"

Acilmis sarmasik gulleri kokulariyla baygin
En gorkemli saatinde yildiz alacasinin
Gizli bir yilan gibi yuvarlanmis icimde kader
Uzak bir telefonda aglayan yagmurlu genc kadin
Ruzgar uzak karanliklara surmus yildizlari
Mor kivilcimlar geciyor daginik yalnizligimdan
Onu cok ariyorum onu cok ariyorum
Heryerimde vucudumun agir yanik sizilari
Bir yerlere yildirim dusuyorum
Ayriligimizi hisettigim an demirler eriyor hirsimdan
Ay isigina batmis karabiber agaclari gumus tozu
Gecenin irmaginda yuzuyor zambaklar yaseminler unutulmus
Tedirgin gulumser
Cunku ayrilik da sevdaya dahil cunku ayrilanlar hala sevgili
Hic bir ani tek basina yasayamazlar
Her an otekisiyle birlikte hersey onunla ilgili
Telasli karanlikta yumusak yarasalar
Gittikce genisliyen yakilmis ot kokusu
Yildizlar inanilmiyacak bir irilikte
Yansimalar tutmus butun sahili
Cunku ayrilmanin da vahsi bir tadi var
Oyle vahsi bir tad ki dayanilir gibi degil
Cunku ayriliklar da sevdaya dahil
Cunku ayrilanlar hala sevgili
Yanlizlik hizla alcalan bulutlar karanlik bir agirlik
Hava agir toprak agir yaprak agir
Su tozlari yagiyor ustumuze
Ozgurlugumuz yoksa yalnizligimiz midir
Eflatuna calar puslu lacivert bir sis kusatti ormani
Karanlik coktu denize
Yanlizlik cakmak tasi gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanina donsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapini bir calan olmadi mi hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kugu boynu parmaklari uzun ve ince
Simsicak bakislari suc ortagi kacamak gulusleri gizlice
Yalnizlarin en buyuk sorunu tek basina ozgurluk ne ise yarayacak
Bir turlu cozemedikleri bu olu bir gezegenin soguk tenhaligina
Benzemesin diye ozgurluk mutlaka paylasilacak suc ortagi bir sevgiliyle
Sanmistik ki ikimiz yeryuzunde ancak birbirimiz icin variz
Ikimiz sanmistik ki tek kisilik bir yalnizliga bile rahatca sigariz
Hic yanilmamisiz her an dusup dusup kristal bir bardak gibi
Tuz parca kirilsak da hala icimizde o yanardag agzi
Hala kipkizil gulumseyen sanki atesten bir tebessum zehir zemberek ASKIMIZ

5 Ekim 2012 Cuma

Ben ve "O"

Yine ona teslim hayallerim. Ondan kurtulmak için kaçıyordum. Bir orman gülü gibi sarıverdi tüm bedenimi.
Bir güz akşamı şehir parkında ilk kez ellerimi tutmuştu, hiç bırakmayacak gibi… içim ürperdi. ve ben ona tutundum. Gözlerinde, gönlüm gelgitlerden durulmuş koca bir derya deniz… fırtına sonrası her şey yerini değiştirmiş sanki her şey anlamını yitirmiş ve ben onu bulunca kendimi arıyordum.
Onun dünyasında kaldım günlerce, ve böyle devam etti hoyrat bir rüzgar gibi esmeye. telaşım hiç bitmedi alıştım içimdeki fırtınaya. tan ağarırken kopardığım cümleler dudaklarımda koşarak gittim hep yanına. Ve akşam olunca omzumda bir cenaze taşıyarak döndüm evime. Her sabah ve her akşam. Eğer varlık bir zerre ise; geri kalan her şey boşluktan ibaretse; hakikati yoklukta ara.
Olmadı. Tesir etmedi her ne dedimse, yazdığım şiirler eksik anlattı onu ve ben kendimi budadım hiç yeşilim kalmadı. öyle çorak bir toprak gibi verimsiz, kum taneleri gibi darmadağın… yaralandım. Sarılsın yaram diye kovaladım umudu ve kanadı yüreğim.
Her baharın coşkusunda zincire vurulmuş duygular kurban ettim güneşin rabbine, duysun sesimi ve azad etsin benliğimi diye. Kaç gece huzurdan kovuldum ve hiç aldırmadan geriye döndüm. eğer sevmemiş olsaydım sadece kainatın heybetinden secde ederdim.
Bayram günleri çocukların tatlı telaşında kıyısında dolaştım sevdiğim bahçelerin. Açıldı gökyüzü bir gül gibi güzellikler içinde sundu tüm meyvelerini. Kopardım. karanlık zindana süzülen ışık huzmesi gibi aydınlandı dünyam. Ne olur bırakma ellerimi… Sapan taşı ile hiç kuş vurmadan büyüdüm. Hep çocuk kaldı bu yüzden bir yanım.

1 Ekim 2012 Pazartesi

TÜKENİŞ...


Çabucak bitirmişim sende kendimi
Başımı eğdikçe, ayakların bütün niyetli
İlk yağmurda çözülecek desteler kadar
Titrek bağlanmışım fikrinin uçlarına
Bırakıp gittin ya beni
Eylüldü, şehre hazan değiyordu
Başımı eğdikçe, zaman hızla geçiyordu
Yüzünü al bir duvak örtüyor,
Bir gelincik çiçeği yere düşüyordu

Ve sen gittin;
Kalbimin içinden koparak
Beni böyle yüzüstü bırakarak
Bir tebessüm hatıran için
İşte ben hala burdayım
Gitme diyebilseydim
ve sen yine gitseydin
bu kadar derin mi kanardın...

Cemal Süreya "Yırtılan İpek Sesiyle"


Sen bir çocuksun, annen sinirden bir de sevinçten doğurdu seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bir çocuksun sen, bedeviler gibi ezberindeki şiirlerle bulmak
zorundasın çölde yitirdiğin yolu; yeryüzü şenliğinin azımsanamaz
bir parçasıdır yaktığın ateş, kıvrıldığın dönemeç, açtığın şemsiye,
kucakladığın yaşlı ağaç; iyi bir çocuksun; tuhaf çocuksun; ağzını
burnunu tıkasalar gözlerinle soluk alırsın; gözlerini bağlamaya
kalksalar el ve ayak tırnaklarınla; kalsiyum ve kalker destekler
seni, yeraltı suları destekler seni

yırtılan ipek sesiyle;

Bütün evler boşaltılmış, herkes dışarı dökülmüş; taşıtlar adam
almıyor, sinemalar tıklım tıklım, sokaklarda insan başlarından
bir nehir; meydanlarda insani tabaka görülmemiş bir çiçeğin
taçyaprakları gibi

yırtılan ipek sesiyle;

Sen ve seninkiler ovalarda değil, denizlerde değil, durgun ve
çalkantısız ve bulanık ve ılık göllerin dibinde büyüdünüz, sıkış
sıkış, en yalın, en ilkel, birbirinizi yiyerek. Arada sırada
güvercin kanadı bir aydınlıkla taranıyordu bakışlarınız, o kadar.
Bu yüzden seni başarı hanesine yazmıştır mavi oksijen; desteklemiştir
seni

yırtılan ipek sesiyle;

şimdi hınçla ve karışık dülüncelerle üflenmiş camdan burkulmuş
altın halini görüyorsun güneşin

yırtılan ipek sesiyle;

bir arkadaşın vardı ki
neşeliydi el ilanları kadar
ve gözlerinde küçük bir çayır sesi;

biri de vardı ki
on yıl kadar önce Yenikapı'dan
kesilmiş odun yığınları arasından geçerken
ne gelirse söylerdi ağzına
her şeyi öperdi;

hep alçak sesle konuşan
biri de vardı ki
kederini soylu kılmak için
yüreğindeki kurşun yarasına
aşktandır derdi

yırtılan ipek sesiyle;

Biri de vardı ki
operetlerde harcadı seni

Yeraltı suları bir sebzelikten geçer gibi tatla geçiyor cesetler
arasından; alaca bir çabayla maden damarları arasından; boğazlanmış
hazine şehirlerinden;akasyaların, başı-bağlı söğütlerin, telaşlı
katırtırnakların, mis keçilerinin, ağırlıklı merinosların altından.
Serinliğim duyurmayın anama. Hep "ateş,tutuş, yan" diye bildi bizi;
karışmasın aklı fikri. "Diyordu peder"

yırtılan ipek sesiyle;

ve şehir. Ve Galata Kulesi (1514 yılında Bizanslılar zamanında
şapkası uçmuştu, 1967'de Türkler tarafından sünnet edildi), binalarını
çevresinde toplamış, yaklaşmakta olan bir fırtınaya rahatça göğüs
germenin yollarını arıyor, görüşmeler yapıyor: kavminin başında,
ve en önde, Cehennemin kapısını çalmaya hazırlanan Firavun gibi

yırtılan ipek sesiyle;

evet, işte tıpkı öyle,
Zurayk destekler seni

Evet sevgilim, vücutlarımızın arasında binbir titizlikle kurduğumuz
berzah, coğrafya anlamından taşmakta ve mimari bir olanak halinde
uzanmakta şimdi

yarının çocuklarına,

yırtılan ipek sesiyle

28 Eylül 2012 Cuma

"Zeynettin Maraş" ve Muhatabı

Adımız belli, sanımız belli
Dinimiz belli, imanımız belli
İnsanları sevmek suçumuz olsun...

Tasarruf

Hayat ömrümüzden harcayıp kendimize yatırım yaptığımız bir tasarruftur aslında bazıları ömrünü harcar sonsuz bir hayatın sigortası hükmünde bazıları ise ecel kapıyı çalmadan kendisine sunulan armağanı. Dünya denilen şu koca geminin içinde ne çok kaygı umut çile ve düşünce yeşerir ve mevsimsizdir. İnsan zamanı tutmaya çalıştığından beridir devam eder bu kovalamaca. Ve her şey artık zamanın bir esiri ve tasarrufu olmuştur. Zarif bir fidan tomurcuğa durduğunda ansızın gelen rüzgarda kırılmıştır, yeşeren tabiat kristal bir örtü altında bir zaman sonra. İnsan yaşadığı şu alemde kendisine verilen zaman kadar tasarruf sahibi bir varlıktır. Yaratıcının kanunlarını değiştirmeye gücü yeter mi bilemem ama çevresindeki koşulları değiştirdiğine her gün şahit oluyoruz. Ve bu değişim aklın sınırlarıyla eşdeğer bir hudutta devam ediyor. Çizginin öbür tarafında ne olduğu bilinmediğine göre değişim için bir ölçüt değeri yoktur. İnsan anne karnında olduğu gibi hayatın değişik bir formu olan bu dünyada da halden hale geçer. Bu değişim fiziksel, kimyasal ve zihinseldir. Her bir değişim süreci yapılan tasarrufların doğal neticesidir. İnsanın bilmediklerini öğrenene kadar geçirdiği süre bir nevi zamanın tahakkümü altına girmiş ve taşıdığı değeri yitirmiştir. Ve insan öğrendikleri ile yaşamaya başlayacağı anda zaman çoktan seni bırakıp gitmiştir. Aksi bir durum vardır ki bu kendi öz benliğin dahil her şeyle savaş halidir. Ve bu durum insanı tasarruf sahibi yapan tek unsurdur. Hayatın değil yaşamın gerçek değeridir.

Kelime Hanım'a

Bir oyun değil bu; bir film ise hiç değil hele bir fotoğraf karesi asla olamaz. kadrajın dışında gerçek bir yangın bu, külleri gözümü kör etmiş, itirafda değil başlangıcından itibaren biliyorsun zaten. seni üzmek için değil kendimi kurtarmak için yazıyorum açıkçası. bütün amacım ve gayem bundan ibaret. sakın aklına başka bir şey gelmesin. seni bu yangından uzak tutabilmek için yada bedelini ödemek için kaç gönül yıkıldı, küçük kalpler kırıldı bir bilsen. geç kalmış cümleler bende biliyorum kelime hanım, yazılan her satırın insanın hayal gücünü harekete geçirmek gibi bir etkisi vardır. sakın aklına fazlasını getirme. Bir öykü değil bu yaşanmış gerçek bir yangın… sen hiç yangından değerli eşyalarını kurtarmak için çırpınan ve çırpındıkça onları kurtarıp kendi yanan bir adam gördün mü? Küçük bir kız çocuğu sizin sevdiğiniz keklerden yaptı mı? Ya küçük bir erkek çocuğu size elindeki mandalinanın yarısını kabuğunu soymadan uzattı mı? Ya da siz hiç ahzap 37’nin azabını tattınız mı? Kalbinizin yarısını bölüp birine uzattınız mı? Yıkılan birini ayağa kaldırmak için kendinizi hiç yıktınız mı? Ne çok şey birikmiş içimde “dolu kadehi ters tut hiç dökme” demek olur mu? Çocukluktan kalma bir yara izim var yüzümde ne zaman çocuklaşsam bir salıncak gibi seğirtir durur yüzümde.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Eylül'e...

Ahh bu eylül geceleri
parça parça hüzünlerle gelen bulutlar
radyoda ayrılık söyleyen şarkılar
cama vuran yağmur damlası
dalından telaşla düşen yaprak
soğuk ıslığına alev yalımı takmış rüzgar
ürperti ile uçuşan kuşlar
parklardan evlere koşuşan çocuklar
ayrılık kararı almış aşklar
işte geldi mevsim sonbahar...
anlam veremem
eylül ile yüzyüze gelince
içimin neden bu kadar çok yandığına....


 

21 Eylül 2012 Cuma

19 Eylül 2012 Çarşamba

13 Eylül 2012 Perşembe

"O" ve Sen

Ah sen
Taze fidanlarımı,
Bin yıllık çınarlarımı,
Sevdalarımı ve acılarımı,
İçimde ne varsa ateşe verdin...
Hiçbir kundakçı böyle bir yangın çıkaramadı
Hiçbir teselli söndürmez ateşimi
"O" insanı kan pıhtısından yarattı
Sen kalp ağrısından…

Sükut

Sustum...
Beni anladı ve O da sustu...
Çınladı durdu içimde bir alem
Koşmaktan bezgin harflerle
Kıyıları okşarken duyduk yorgun dalgaları 

Sustum...
Beni anladı ve her şey sustu...
Bir kördüğüm göğüs kafesimde
Güneş, denize inerken akşamları
Tek yangının külümü sandın bu dağları

6 Eylül 2012 Perşembe

Nemrut Ateşler...

Gönül kabesinin putlarını kırdım diye,
Nemrut ateşlere tutuldu yüreğim...

Yaşamak...

İntiharla cinayet arasında
Bir cinnet noktasına tutunmak...
Fakat gelen her yeni güne
Küfrederek gülümsemek...
 

5 Eylül 2012 Çarşamba

Körebe

Karanlık bir yoldu yürüdüğüm
Lambalarımı birden düşürdüm
Bir boşluktan bir boşluğa geçerken…
Hep senin gözlerini düşündüm…
Yalnızlığımı unuttum…

Kaçak

Kalbindeki telaşı duydum
Bir gizli sevdayı döver gibiydin
Kaçırdım gözlerimi çehrenden
Bir tomurcuk çiçeği sever gibiydin

ürperti içinde yürürdü adımların
Günah bir aşktan kaçar gibiydin
Taramış sırlı saçlarını yağmur
Sevdaya tutulmuş bir gül gibiydin

Fark eder görenler bu tedirginliği
Bir ürkek ceylan gözleri gibiydin
Kavuşmak çetrefil bir sancı içimde...
Sevdalar içinden yekun geçmiş gibiydin

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İmkanı yok mu?

gökyüzüne ne olmuş böyle
karartısı gözlerinin renginden
uşsuz bucaksız ufuklar
seslenir ellerinin mesafesinden...
 

24 Ağustos 2012 Cuma

17 Ağustos 2012 Cuma

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Hayat...

"Madde rikkat gösterdikçe, hayat şiddet peyda eder."
 imkan ver gerçek yüzünü gör istersen,
 hem gerçeği bil hemde sev sevebilirsen...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Şair Nabi "Görmüşüz"

1-Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz
Biz neşatın da gamın da rüzgârın görmüşüz
Biz bu dünya bahçesinin hem son baharını hem ilkbaharını görmüşüz, biz sevincin çağını da zamanını da görmüşüz

2-Çok da mağrur olma meyhaneyi ikbalde
Biz hezaran mest-i mağrurun humarın görmüşüz
İkbal meyhanesinde (yüksek mevkiler insanı sarhoş eden bir mevkiye benzetiliyor) fazla gururlanma biz binlerce mağrur sarhoşun ayıldıktan sonra ki halini de görmüşüz

3-Top ah-ı inkisara pay-dar olmaz yine
Kişver-i cahın nice sengin hisarın görmüşüz
Biz yüksek mevki ikbal ülkesinin nice taştan sağlam yapılmış kalesini gördük bunların hiçbiri inkisar ahlarının topu karşısında dayanıp ayakta kalamadı

4-Bir huruşiyle eder bin hane-i ikbal-i pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisarın görmüşüz
Bir coşmasıyla binlerce ikbal evini yerle bir eder biz dert sahiplarinin inkisar gözyaşlarının selini de görmüşüz

5-Bir hadeng-i can-güdaz-ı ahdır sermayesi
Biz bu mayhanenin nice çabuk süvarın görmüşüz
Biz bu eydanın nice mahir binicilerini gördük ki can eriten bir ah okuna mal olmuştur. (bir ah okuyla yere düşmüştür.

6-Bir gün eyler dest- beste pay-gahı cay-gah
Bi- aded mağrur-ı sadr-ı itibarın görmüşüz
Biz başköşede itibarla oturup caka satanların nicesini gördük ki bir gün pabuçlukta el bağlayıp durmuşlardır.( uşak durumuna düşmüşlerdir.

7-Kâse-i deryuzede tebdil olur cam-ı murad
Biz bu bezmin Nabiya çok bade-harın görmüşüz
Ey Nabi! Biz bu içki meclisinin nice şarap içenlerini görmüşüzdür ki murat içdikleri kadeh dilenci çanağına dönmüştür.
  

 

27 Temmuz 2012 Cuma

Roya neama

bir blogda rastladım. ne kadar içten ve samimi olursa o kadar güzel oluyor işte...

26 Temmuz 2012 Perşembe

Şair Baki

N’olakim nefy-i ebed azm-i bülend olunsa ey Bâkî,
Bilesin ki cihân mülkü değil Süleymân’a bâkî,
Şâhâ azminde isbât-ı tehevvür eyledin ammâ,
Buna fânî dünyâ derler; ne sen bâkî, ne ben bâkî!

Son Akşam Yemeği

       İsa’nın çarmıha gerilmeden önce havarileriyle beraber son akşam yemeğinde “içinizden biri bana ihanet edecek” dediği sahneyi betimletmek isteyen kilise Rönesans dönemi sanatkârı olan Leonardo Da Vinci ile anlaşır. Da Vinci İsa’nın yüzündeki nuru, aydınlığı ve inancı temsilen bir çehre aramaya başlar. Çok geçmeden aradığı o nurani simayı bulmuş ve atölyesine davet etmiştir. Modellik yapmayı kabul eden müzisyen genç son akşam yemeğinde İsa’nın yüzü olarak betimlenmiştir. Sıra İsa’ya ihanet edecek olan Yehuda’nın çehresindeki kötülüğün temsili için model aramaya geldiğinde Da Vinci kendisinde dehşet uyandıracak bir sima arar. Aradan uzunca bir süre geçmesine rağmen bu sima ile henüz karşılaşmamıştır. Kilise ise siparişin bir an evvel bitirilmesini ve sergilenmesini talep etmektedir. Da Vinci sokakta rastladığı bir dilenciye para vermek için eğildiğinde karşılaştığı simanın etkisiyle hızla yukarı doğru ürperti ve dehşetle kalkmaya çalıştığı anda kötülüğün çehresine baktığını düşünerek ona modellik ve bol ücret teklifinde bulunur. Dilenci kabul eder ve atölyede çalışmaya başladıklarında resme bakan dilenci ben daha önce bu resmi görmüştüm, bakın işte şuradaki kişi benim der. Ve böylece resim tamamlanır. “iyinin ve kötünün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır.”

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kapılar

saçlarını tararsın aynada
kimbilir ne içindir
perdeler hafif aralık bırakılmış,
huzursuz rüzgar içindir
beni bu mevsimde bekleme
sancısı tutmuş çocuklar içindir
kapılardan çekip gidişim...

24 Temmuz 2012 Salı

Tahkikat..

İnsan çoğu zaman haklıdır ancak; hakkını ararken kaybeder...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Perdeler

Geçti gönül baharı
ömrüm aşkının hazanı
baştan sona tamamı
bir hayalden ibaretmiş...

Değer

Birine haketmediği değeri vermek iki taraf içinde zulümdür.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Karşı Aşk

Bıyıkları çocuk, elleri delikanlı
Kirli beyaz bir katolik rua
Ortadoks bir aşka tutulmuş
Sureti besbelli kırılan aynalarda 

6 Temmuz 2012 Cuma

Güneş Batarken Kuşlar...


Gecenin ayazı, çatısız aşiyanları sıvazlayıp geçince bir ürpertidir başlar can kafeslerinde. Bilirler ki; mevsim sonbahara dönmüş, rüzgar yuvalardan büyük büyük parçalar sökmeye başlamış gündüz ve gece tekinsiz bir hal almış ve vakit gelmiştir göçmen kuşlar için. Şafakla beraber başlarlar kanat çırpmaya.
 Bilirim bu hali, zorunlu veya gönüllü olsun hiç fark etmez bir endişe kabarır ve tekrar tekrar vurur poyraz gibi ,içlerindeki ummanın sahillerine. Bir şeyleri varsa onları alıp yanına, yoksa umudu takıp yarına. Bu yolculuğun rotası karşılaştıkları irili ufaklı kuş kümeleri ile birleştikten sonra yek vücut halinde verdikleri karara göre belirlenecektir. Bazıları ilk kez çıkmıştır bu yolculuğa bazıları ise son kez aynı amaç için kanat vururlar güneşin aydınlığına. Bilirler ki kanatlarından yayılan enerji azaldıkça hedefe biraz daha yaklaşmışlardır.
Her kanat vuruşta geride bırakılanlar tane tane dökülür hafifler yürekler. Mola yerlerinden bir daha havalanamamış yitip gitmiş onca yoldaş anılarda kalmış ve yüksek zirvelerin yamaçlarında toplanmış Tümülüs bulutlarının arasından sarı sıcak bir iklim tebessüm ederken kanatlarının altında toplanmış damlacıklar tatlı bir serinliğe bırakmıştır kendini. Bu yorgunluğun tadına ulaşmak için çırptığın kanat attığın nabız doldurmaz içindeki boşluğu. Kanatlarının altına sıcak havayı doldurup gökyüzünde süzülürken bir “asi ve mavi” son bakış takılır gözlerine.
Ne çok benzer göçmen kuşların hikayesi insanın hayatım dediği güncesine. Aynı hayat izlerinin bir iz düşümüdür sanki gökyüzünden yeryüzüne. Şiir defterime “aynı acıları içmiş göz bebeklerimiz seninle” yazalı daha dün gibi. Bir nazenin yaprak gibi rüzgara tutulmuş ve kaybolmuş hayatlar. Yüreğimde ağırlık oluşturan her hatıranın uyanışı bana yeni bir sancı katarken güneşin an be an benim için batışına nice canlar için ise doğuşuna şahit oluyorum. Bu yorgun cümleler rotatiflerde manşete taşınmak için değil ağırlığını taşıyamayan bir yüreğin yükünü hafifletmek için parmak uçlarının marifetiyle sayfalara çarptığı ve ayışığına tuttuğu dalgalardır. Gündüz güneşe geceleyin ise aya ve yıldızlara göre yönlerini tayin eden bu kuşlar ölümü göze alarak başladıkları yolculuğu gökyüzünde izlenesi görüntüler ve okunası kompozisyonlarla tamamlar.

26 Haziran 2012 Salı

Hayalperest Kadın...

Her zaman ki gibi mesai bitimine yakın son bir etrafına göz attıktan sonra masasının üzerini topladı. Yarın yapacağı işleri bir not kağıdına önem sırasına göre yazdıktan sonra kırmızı paltosunu giyindi siyah çantasını koluna taktığında kişisel internet sitesine son bir göz atıp paylaştığı görüntünün çalışıp çalışmadığına baktı. İçinden hayatındaki kişilere yine güzel bir paylaşım ile hem hayat dersi verdiğini kendi adına da ne kadar zeki ve zevkli bir hatun olduğunu düşünerek merdivenleri sadece kendine güveni tam insanlara has bir edayla inmeye başladı.

Dış kapıdan çıkarken turnike önünde bekleyen insanlara hızlıca bir göz gezdirdikten sonra kadraja giren görüntüyü kurslarda öğrendiği teknikle hafızasına kaydedip yazacağı yazılarda az önce çektiği fotoğrafı bir eskiz çalışması olarak kullanacak ve hayal gücünün tesiriyle muazzam ölçütte bir kompozisyona dönüştürecek olmanın verdiği hazzı yaşamaktaydı.

iki yanı çınarlarla kuşatılmış uzun bir yolda yetiştirdiği çiçeklere şefkatle bakan ve geçen ay evlendiği kocasına durumlarını anlatmak için heyecanlanan ev sahibesinin telaşlı adımları gibi bir hava katarak evinin yolunu tuttu.

Her zaman kullandığı yolun aksine karşı kaldırıma geçmek üzereyken yaya altgeçidine yöneldiği sırada birden karşısına çıkan ihtiyar adamın sesiyle irkildi. Neden bu kadar irkildiği hususunda hala bir fikri yoktu. Adam bir dilenci ve üstelik yaşlı iken gözlerinin bu kadar büyümesinin bir anlamı olmalıydı. Tereddüt içerisinde karşılaştığı bu olayın kendi hayatında neden bu kadar önemli olduğunu ofisten çıkmadan önce paylaştığı görüntüdeki hadiseye çok benzediğini fark ettiğinde kendisi ile paylaştığı görüntü arasındaki farkı da fark etmişti.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Tabletler...

 
Ben adem; haddimi öğretti rabbim ve secde ile başladım ilkin, sonra isimlerin yüzlerini kazıdım kafatasımdaki kördüğümün sırrına… Kâinatın hangi galaksisinden düştüm bu sürgün coğrafyaya bilmem. Bildiğim fıtrat nakşına karşı işlediğim suçtur! Asıl faili benliğime nakşedilmiş ruh-u meçhuldür.

Eva suç ortağı yazılsa da kudret kaleminden dökülen mürekkep şahittir ki, göğüs kafesime hızla yüklenen bir kuş fark ettim ilk önce… Göğüs kafesimdeki kuşun sadece rabbinin yüz çevirmesinden korkarak “vahde-hu” nidalarıyla sabır salıncağında ötüşünü duyabiliyorum hala…

Ben-i adem zamanında, Epigrafların elinde çözülmez bir sırlı tablete dönüştüm ilkin, arkeologların elinde “öz ağzımdan kustum kafatasımı”...Çirkin bir yaratık olduğum konusunda hemfikirlerdi üstelik…

Bilgisayar destekli yüz naklini bulan o bilişimci ve toplum bilimci genç ve iyi kalpli kız, bana ilk yüz naklini yapana kadar…Sonra herkes kendi maskesini denemeye karar verdi benim kafatasımda…
Elbette herkes terk edip gidecek bir gün, yıldızlar bir bir dökülmeye başladığında, gecenin ve gündüzün rengi karıştığında ben şahadet ederim ki şah damarımdan daha yakınımdadır rabbim kıyam vakti yaklaştığında ve her daim göğüs kafesimdeki kuşun “vahde-hu” nidalarıyla sabır örsüne sabırsızca vurduğunu duyabiliyorum hala… ben adem yani insan, her tabiat olayına hazırladım kendimi bu yüzden…

Ahh çocuklar...

Ne çocuklar büyüttük biz
onlar büyüdükçe, küçüldük biz...

18 Haziran 2012 Pazartesi

Büyüttüm seni...

Oysa küçücük bir çocuktun sen
Nasıl büyüdün bu kadar içimde...

16 Haziran 2012 Cumartesi

Emanet...

Kilometrelerce yordun gözlerimi,
Kalbim nasıl iyi bakıyor musun O'na?..

13 Haziran 2012 Çarşamba

Farklı Sevgili...

Ne umut ettimse, kaldı içimde..
Söyle sevgili;
Seninde ateşler yanıyor mu içinde?

7 Haziran 2012 Perşembe

Seni Unutmak...

Saçların ne siyah, nede sarı
Hardal desem,
İncecik keser dudağı
Beni kan tutar aşk nasıl tutarsa
Kimsenin hiç ummadığı bir anda
Seni unutmak beni öldürür

Eylülü seversen hala
Saçlarında yağmur varsa
Çağırsan mutlak gelirim

Sustuğunda hatıralar
Konuşur gibisin girdaplaşan boşluğa
Ve inatla uzanmak ellerine
Bırakıp gittiğin uçurumlarda…

Her yağmur yağışında
Eylülün her gelişinde
Soluksuz akıp gidende ben varım
Tereddütsüz düş arkama

Eylülü seversen hala
Saçlarında yağmur varsa
Bir Allah nasıl haksa
Seni unutmak beni öldürür…

Bilirim
Sedefli toprak ve yağmur kokuludur saçların.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Gülümserken...

Vakit daraldı! Yokluğun sığmıyor ufuklara
Gömüyorum seni bir ceset niyetine asırlara
Bunu nasıl yapıyorsun nasıl yapıyorsun
Güneşi söndüren yıldızlar gibi heyecanla
Karanlığıma düşen bir meşale oluyorsun
Aşk ile gülümsüyorsun açtığım mezarlara
Ve ben bırakıyorum kendimi yalınayak
Gölgende taşıdığın uçurumlara…

Sezai Karakoç "Mona Roza"

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek...
 
 
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor
MonaSaat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller
 

5 Haziran 2012 Salı

Fikret Kızılok "Gönül"

Yine akşam oldu
Gün boyu O'nu bekledin
Gelmeyeceğini bilerek...
Ey gönül;
Haydi kalk gidelim
Yarın yine güneş doğacak...

4 Haziran 2012 Pazartesi

Despina Vandi "Thelo Na Se Do"

Bir kadın ne kadar içten söyler şarkıları?.. ben biraz da bu yüzden seviyorum Despina Vandi'yi...

Sarkaç

Bir sarkacın ucunda aklım
Bir yanında adın
Diğer yanı hiçliğe vurur
Kim bilir bu sarkaç;
Hangi vakit nerde durur
Ya bir boşluğu doldurur
Ya da bir hiçliğe savrulur…

Seni Hala Seviyorum...

Kıtasından kopmuş bir aysberg gibi
Sürükleniyorum ardın sıra
Ve biliyorum sonumu…
Söylediğim her duygu oracıkta ölüyor.
Seni hala seviyorum.

Güneş yükselip ufka değdikçe
Bir damla daha karışıyorum yokluğa.
Sana bir adım daha yaklaşıyorum.
Ve biliyorum sonumu…
İtiraf ettiğim her şey önümden geçiyor.
Seni hala seviyorum.

Kaç çiçek ismi ile çağırabilirim ki seni
Ektiğim güller kuruyor, kuruyacaklar
Ve biliyorum sonumu…
Toprağa serptiğim nedensiz kayboluyor.
Aklımı yetiremiyorum ben buna
Seni hala seviyorum.

Tezat...

Kanat yapmışlar sana çocuk
Biri sağ, diğeri sol omzuna
Melek yapacaklarmış seni
Uçuracaklarmış...

3 Haziran 2012 Pazar

Meryem Ana ve İsa



Rönesans dönemi sanatkârı olan Michelangelo ilk ve en ünlü eseri olan çocuk Kral Davut heykelini yaptığında henüz 26 yaşındadır. Bu büyük ustanın en önemli özelliği insana ait olan birçok duyguyu mermer bir çehreye nakşedebilmesidir. Tur-u Sina’dan dönen ve kavmini eski töreleri üzere görmesi sonucu dehşete kapılan Musa’nın heykelini yapmış ve karşısında öylece duran heykele sitem edip Konuş Ey Musa diyerek çekicini fırlatmıştır.
Hele bir Pieta’sı var ki, bir piskoposun mezarı için sipariş edilmiş eserin betimlemesinde İsa’nın çarmıha gerilmiş bedeni yere indirildikten sonra annesinin kollarında cansız yatarken...

Esere bir ikon olarak değil de “İnsan” temelinde dikkatlice bakıldığında Meryem Ana’nın “o an” oğluna duyduğu bütün duygu yoğunluğu mermer çehreden kalbimize doğru bir ırmak gibi akmaktadır.
İsa’nın yüzü net değil fakat Meryem Ana figürüne modellik yapan simayı biliyorum sanki… Bir taşın bile günümüz insanlarından daha sevgiyle/şefkatle bakabildiğini görmek gönlümü acıtıyor doğrusu… Ve ne yazık ki sanatsal kimlikler gerçeğinden daha samimi/dürüst… ah pieta… “Gözlerinin Meryem hali gerçek yurdumdur.” dizelerinin sahibi Ah Muhsin Ünlü’de, “Makyajı akıyor farkının herkesleşiyorsun” diyen Özdemir Asaf'da ve“Sokaklarında mohikanlar gibi ateşler yaktık” diyen Attila İlhan’da bu gerçeği farketmiş olmalı...

Fikir Çilesi...

Kaybettikçe kendimi önce yön duygumu yitirdim. Sonra kimliğimi düşürdüm. Kandil lambasındaki katran bitmeden fitili bitmiş bir halde kıvılcım oldum ilkin, ateş yumağına dönüştüm. Sonra bir rüzgar alev saldı ışığın kanadında alev içinde alev yakıldım Mecusi ateşlerde. Telaşsız zamanlarda bin yıllar devam etti işkencem. Sonra vahşi toynaklılar tarafından nemrut ateşlere tutuldu yüreğim. Sen geldikçe aklıma bir serinliktir çöker içime Birden bire gökyüzünde rahmet damlaları katreler halinde doldular azade bir biçimde kafatasıma kırlangıç sürüsü ufka doğru dümen kırmışken güneş ışığına eğik tutulan aynalar alaca karanlığıma kendi adedince patlamaya hazır helyum bombaları düşürdüler. Sen geldikçe aklıma bir şimşek saplandı kalbime düşürmedim seni yinede…
Sancısı geçmiş ve battaniyesi üzerinden alınmış bir bahar mevsiminde uyanmış tüm ırmaklar ağaçlar çiçekle bezenmiş bir haykırışa dönmüş tabiat yekdiğerinden bağımsız türlü melodiler içlerinden geçmiş gözlerinde mavinin imgesi bol bütün tonları bir duaya durmuş soyut kavramlar ressamının elinde…

Gönül

Kırılmış sesin sönmüş ışığın gönül
Hani aynalardaki o eski tebessümün
Kaçmış uykun uyanmış düşün gönül
O sevdiğin mavisi nerde gökyüzünün

İnişler bitmiş yokuş yukarı yolun gönül
Çağrına cevap vermiyor tanıdık sesler
Öncekiler gibi olmayacak sonun gönül
Pişman bir ah çektikçe gelmiyor nefesler

Sana Benzerken...

Bu şehirde senden kaç tane var
Yoksa herkesi sen mi sanıyorum…
Tramvay geçiyor cadde ortasından
Penceresinde yüzünü görüyorum
Bir vapur kopuyor iskelesinden
Çıpasına tutunmuş sımsıkı ellerinin
Köpük köpük koşuyorum peşinden…
Sönüyor lambaları bir bir şehrimin
Sen diyorum;
Başka bir şey gelmiyor aklıma…

Bu şehirde senden kaç tane var
Yoksa herkesi sen mi sanıyorum
Mecusi ayinlerine ateş topluyorsun
Kalabalıklar arasında yalnızlığımsın
Sokaklarda elimden tutan 
Ambulans sirenlerine yol veren araçlar
Hangi durağa koşsam,
Sen çıkıp gelmiyor musun 
Tanıdık çocuk gözlerinle
O sıcacık elma şekeri gülüşünle
Bu şehri sana benzetiyorum
Başka bir şey gelmiyor aklıma...

Leylasız Aşklar...

Ben seni böyle severken…
Biliyordum kırılacaktı dallarım
Sokağında ahlaksız çocuklar
aşkımı yağmalayacaklar
Ben seni böyle severken…

Ben seni böyle severken…
Biliyordum çekip gidecektin
İstasyonlara randevu verecek
Gelmeyecektin...
Ben seni böyle severken…
Biliyordum leylasız kalacaktı aşklar

Aşk ve Sen

Aşk;
Kalbimin dizemini bozarak,
Parmak uçlarıma doğru koşan
Ve kendini boşluğa bırakan
Bir nabız tanesi...
Ve sen; 
Nabzımın süvarisi
Sürdün yurdumdan beni...